Öne Çıkan Yayın

çocuk kitabı tanıtımı - mercan'ın kırmızı saçları

Mercan’ın Kırmızı Saçları: Farklılıklarımızı Sevmek, Kendimizi Sevmek Çocukken hepimizin en muzdarip olduğumuz konulardan biri de görü...

8 Mart 2018 Perşembe

çocuk kitabı tanıtımı - mercan'ın kırmızı saçları


Mercan’ın Kırmızı Saçları: Farklılıklarımızı Sevmek, Kendimizi Sevmek

Çocukken hepimizin en muzdarip olduğumuz konulardan biri de görünüşümüzle ilgili komplekslerimizdir. Çocuk kitapları yazarı Daniel Pennac Télérama dergisinde yayınlanan ve Türkçe’ye Haldun Bayrı tarafından çevrilen söyleşisinde[*] şöyle diyor: “İlk okuma heyecanını hüzünlü metinler tattırdı bana. Önce Andersen ve Çirkin Ördek Yavrusu…, çünkü bir sürü kompleksim vardı, okulda çok kötüydüm ve kendimi o ördek yavrusuyla özdeşleştiriyordum.” Koskoca bir yazarın çocukluğunda kompleksleri olur da, benim olmaz mı? Benim de görünüşümle ilgili farklılıklarımdan dolayı nurtopu gibi komplekslerim vardı. Aslında o kadar da farklı değildim. Benim gibilerin sayısı az da değildi. Fakat önemli olan farklı olup olmamanız değil, farklı hissetmeniz, daha doğrusu farklılığınızdan dolayı anormal hissetmeniz ya da hissettirilmeniz değil mi? Ben de gözlük takıyor olmaktan tutun da annemin saçlarımı hep kısacık kestiriyor olmasından duyduğum komplekse kadar türlü komplekslere sahiptim. Ama bana yardımcı olacak bir Çirkin Ördek Yavrusu yoktu. Bu masalı okumuştum ama maalesef Pennac’ın gözüyle değil. Üstelik arkadaşlarım gözlük taktığım için beni ‘dörtgöz’, saçlarım sınıftaki erkek çocuklarınki gibi kısa olduğu için ‘oğlan çocuğu’, ismim Ömür olduğu ve okuldan eve giden yolda şansıma bir kömür deposu bulunduğu için o deponun önünden geçerken  ‘kömür’ diyerek benimle türlü şekillerde alay ediyorlardı. Kısacası durum Çirkin Ördek Yavrusu’nun yardım edemeyeceği kadar kötüydü. L
Kitabımızdaki Mercan’ın durumu da benimkine hem benzer, hem farklı. Mercan’ın derdi kırmızı saçları. Daha doğrusu kırmızı saçları nedeniyle arkadaşlarının onunla dalga geçmesi. Üstüne üstlük, Mercan’ın saçları kırmızı bir çocuk gibi çok yaramaz! Mercan’ın bulunduğu ortama göre şekil değiştiriyorlar! Hem de ne şekiller! Hem matrak, hem de sıradışı şekiller! Peki, Mercan’ın hikâyesi burada bitiyor mu? Elbette, hayır! Mercan’ın hikâyesinin benim hikâyemden farkı da burada işte! Mercan’ın saçları olanca kırmızılığıyla yaramazlığa devam ede dursun, Mercan’ın karşısına büyük bir şans çıkıyor ve Mercan kırmızı saçlarıyla barışıyor! Peki, Mercan’ın karşısına çıkan bu güzel şans ne? Küçük bir ipucu vereyim, bu güzel şansın adı dokuz harfli, bizlerin çok sevdiği bir kelime: dayanışma. Daha fazla ipucu vermeyeyim de devamı için hem az ve öz biçimde anlattığı öyküsüyle, metinden ziyade resimlere yer vererek hayal gücüne olanak tanımasıyla Mercan’ın Kırmızı Saçlarını okuyalım da, görelim, bakalım neler olmuş! Kim bilir, ben çocukken karşıma sevgili Mercan çıksaydı, gözlüklerimi, kısa saçlarımı ve ismimi daha çabuk sevebilirdim!

KÜNYE
Özgün adı: Red Hair Tori
Yazan: Jeong Taek Chae
Resimleyen: Young Cheol Yoon
Çeviren: Mesut Tığlı
Yayınevi: abm Çocuk ve İlk Gençlik Yayınları
Yayın yılı: 2016
Tanıtan: Ömür Kurt

18 Ocak 2018 Perşembe

masa da masaymış haa

ÖZLEMİM UMUDUNUZA SEVDALI..
Bazen hayat kendini bir insanın tekrar gülümsemesine indirger.
Kadın masaya bu umudu koydu
Acısını da koydu, bizim büyük çaresizliğimizi…
Yüreğini aldı, yanına koydu.
Yetmedi, hiç gocunmadı,

kadın o masaya tüm hayatını koydu.

emekçi çocuklarına hikayeler

EMEKÇİ ÇOCUKLARINA HİKÂYELER**

http://kitapeki.com/emekci-cocuklarina-hikayeler/


Henüz beş yaşında bile değilken babamın bana ve kardeşlerime gece uyumadan önce anlattığı masalları hatırlıyorum hayal meyal. Kırmızı Kıçlı Maymun… Babam bize bu akıllı mı akıllı, kurnaz mı kurnaz maymunun maceralarını anlatırdı. Babamın kendi zihin dünyasının ürünüydü bu maceralar. Tüm maceralarda ortak bir nokta vardı. Türlü vurdulu kırdılı çizgi romanların, filmlerin aksine Kırmızı Kıçlı Maymun hiç şiddete başvurmadan, salt zekâsıyla haksızlığa uğrayanın, ezilenin hakkını arar; adaletin yerine gelmesini sağlardı. Bir ortak nokta daha vardı bu maceralarda: Evet, sınıflar belirgin değildi bu masallarda fakat başkalarının hakkını yiyenler hep zenginlerdi.  Bu sayede solculaşmamın ilk tohumları daha pek küçükken atılmıştı içime. Bu tohum elbette bir ideoloji öğretisini benimsemek değildi fakat bundan daha da değerli bir şeyi vermişti babam bana: Sol ideolojinin, sol değerlerin özünden birer damla sunmuştu bana, çocuk yaşımın anlayabileceği bir dille. En zor koşullarda bile haksızlığa karşı çıkmak, haklının yanında yer almak. Ve haksızla hakkı yenenin ‘zenginler’le ezilenlerin dizildiği bir sahnede karşı karşıya olduğu gerçeği…

İşte beni böyle çocukluğuma götürdü 19. yüzyılın son yarısıyla 20. yüzyılın ilk yarısında yaşamış Avusturyalı sosyalist yazar ve çevirmen Hermynia Zur Mühlen tarafından kaleme alınmış Emekçi Çocuklara Hikâyeler kitabı. Kitabın ilk basımı 1922’de Masallar adıyla Berlin’de yapılmış; Türkçe basıma kaynak olan İngilizce versiyon ise, Fairy Tales for Workers’ Children, adıyla 1925’de Chicago’da basılmıştır.

Zur Mühlen’in masalları, çocuklara kendileri ‘sonsuza dek mutlu yaşarken’ diğer insanların nasıl yaşadıkları sorusuyla ilgilenilmeyen bir dünya sunan geleneksel masalların aksine, içinde yaşadıkları dünyayı sorgulatmayı ve onu nasıl ve ne yönde değiştirebileceklerine dair ipuçları sunmayı amaç ediniyor. Zur Mühlen’in masalları geleneksel masallardaki öğelerin bir kısmını koruyor. Doğaya ve özellikle hayvanlara konuşmak gibi insanlara özgü öğeler verilirken; fantastik öğeler gündelik hayata yerleştiriliyor. Örneğin, Neden masalında, masalın kahramanı olan çocuk bir ormanda bir orman perisi ile sohbet ediyor. Ancak geleneksel masallardaki tarih-dışı ortam/atmosfer Zur Mühlen’in Emekçi Çocuklara Hikâyeler kitabındaki masallarda yer almıyor. Aksine, alışılagelmiş masal biçiminde göre oldukça gerçekçi bir biçimde tasvir edilen Zur Mühlen’in masal mekânlarında toplumsal yaşamda karşılaşılan kölelik, dayak, aşağılama, yoksulluk gibi olumsuz öğelere yer vermekten kaçınılmıyor. Tersine, bu tür unsurlara yer verilerek içinde yaşanılan sistemin gerçekçi bir şekilde sunulması yoluyla okuyucuyu bilinçlendirme amacı güdülüyor. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, geleneksel masal biçimindeki gibi kahramanlar sabrederek fantastik/sihirli bir güç sayesinde bireysel kurtuluşlarına erişmiyorlar Zur Mühlen’in masallarında. Zur Mühlen bize, ne kendisini ezen kız kardeşi ve üvey annesinin eziyetleri karşısında sabırla çalışmaya devam edip sonunda bir perinin yardımıyla yakışıklı prensle evlenerek sonsuz dek mutlu yaşayan Kül Kedisi Cinderella’nın, ne de üvey annesinin kumpasından ancak bir prensin öpücüğüyle kurtulan Pamuk Prenses’in hikâyesini anlatıyor. Bu masallardaki gibi var olan toplumsal ilişkilerin olduğu gibi sürdürülmesinden yana değil çünkü Zur Mühlen. Aksine, masallarında kahramanların karşı karşıya kaldıkları eziyetlerin, bir talihsizlikten değil, mevcut toplumsal ilişkilerin doğasından kaynaklandığını anlatıyor. Ve çözümün isyan etmekte, üstelik yalnızca bireysel kurtuluş için değil, toplumsal bir kurtuluş için isyan etmekte olduğunu söylüyor. Evet, geleneksel masallarda da, Zur Mühlen’in masallarında da iyimser bir hava seziliyor. Ancak bu iyimserlik, kahramanların ‘sonsuza dek mutlu’ yaşayacakları bir bireysel cennetten kaynaklanmıyor Zur Mühlen’in masal dünyasında. İyimserlik, Zur Mühlen’in kalem oynattığı 20. Yüzyılın ilk yarısına özgü devrimci beklentilerden doğuyor. Ki Zur Mühlen’in kalemini bir nevi devrimci ajitasyon ve bilinçlendirme aracı olarak kullandığını söylersek abartmış olmayız. Bu gaye, kitaptaki karakterlerin tasvirine de yansıyor. Karakterler, kati bir antagonistik ilişki içinde siyah-beyaz olarak tasvir ediliyor. Bu noktada, Zur Mühlen’in geleneksel masal biçimiyle ortaklaştığını söyleyebiliriz. Ancak geleneksel masal biçiminden farklı olarak karakterlerin bocalamalarına ve dönüşümlerine yer veriliyor. Serçe masalında, masalın kahramanı minik Serçe okyanusları geçip sıcak memleketlere ulaşma amacında cesaretini yitirir gibi oluyor; sıcak memleketlere kavuştuğunda ise konformizme kapılıp ‘kardeşleri’ni bir süre unutsa da bu bocalamaları aşıp sonunda mücadelesine devam ediyor.

Görüldüğü gibi, Zur Mühlen’in kitabındaki esas kahramanlar çocuklar ve insan özellikleri verilmiş hayvanlar. Bu noktada çocukların Zur Mühlen’in masallarında özel bir önemi olduğundan bahsedebiliriz. Çocuklar, büyüklerin aksine doğaya yabancılaşmamış. Ancak çocuklar - ve çocukluğunu yitirmemiş vicdan ve adalet duygusuna sahip yetişkinler – Küçük Boz Köpek masalındaki küçük Benjamin ve köpeği arasındaki ilişkide, ya da Neden masalında küçük Paul ile orman perisi ve diğer hayvanlar arasındaki iletişimde olduğu gibi – hayvanlarla, bitkilerle ve doğa-üstü varlıklarla konuşabiliyor. Çocuklar ayrıca toplumun diğer fertleri ile de yabancılaşmış bir ilişkiden uzaklar. Toplumsal sorunlara karşı büyüklere göre çok daha uyanıklar. Çevreleri ile ilgililer. Ve etraflarında olan biteni sorgulama yetilerini kaybetmemişler. Yine Neden masalındaki gibi büyükler, “çalışırken o kadar çok yoruluyorlar ki; düşünmeye halleri kalmıyor”. Bu düşünce nedeniyle ki; Zur Mühlen henüz doğaya, insana ve topluma yabancılaşmaktan uzak olan Zur Mühlen, kitaptaki masallarda çocuklara toplumu bilinçlendirmede öncü bir rol veriyor. Neden masalında, kahramanımız Paul’a orman perisi yazgısında insanlara gerçekleri anlatmak olduğunu söylüyor. Veya Serçe masalındai kahramanımız Serçe’nin öyküsünü dinleyen küçük çocuk büyüdüğünde yoksul insanların “açlık çekip, soğukta kalınmayan o güzel ülkeye” gitmesini sağlamaya karar veriyor.

Zur Mühlen’in masallarındaki geleceğe dair bu iyimser umut, masallara romantik bir hava katıyor katmasına ama kimi zaman çocuk masalı dilinden uzaklaşmasına neden oluyor. Zur Mühlen çocuklarda var olduğuna inandığı zalimliğin karşısında dayanışma, yardımlaşma gibi ‘yoldaşça’ değerlerin tüm insanlık ailesine egemen olması arzusunu ifade etmek için kimi yerlerde masallarında aşırı romantik bir dil tuttururken, çocuklar için anlaşılır olmaktan uzaklaşabiliyor.

Bu eksiğine rağmen, Zur Mühlen’in yazınının, dönemin edebiyat çevreleri içinde oldukça etkili olduğunu, hatta geleceğin Alman sosyalist siyasi liderlerini de etkilemiş olduğunu söyleyebiliriz. Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin 1971’den Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989 yılına dek lideri olan Erich Honocker, anılarında Serçe masalının kendisine ne kadar tesir ettiğinden bahsetmektedir. Ancak zamanla, sosyalist masal yazını yeterince ‘gerçekçi’ olmağı gerekçesiyle sol kamuoyu ve sosyalist Almanya otoritelerinin gözünden düşmüştür. Bu durumdan Zur Mühlen de payını almış, yazarın ‘Halı Dokumacısı Ali’ kitabı yasaklanmıştır. Bu tür engellemere rağmen, Zur Mühlen, sosyalist masal yazını arasında önemli bir yer edinmiş; artıları ve eksileriyle beraber alternatif bir masal yazınının imkânları konusunda bize değerli bir deneyim kazandırmıştır.

Kaynaklar
1. Hermynia Zur Mühlen (2017), Emekçi Çocuklarına Hikâyeler, çev. Devrim Evci, Ankara: Dipnot Yayınları.
2. Lionel Gossman (2010), Online Supplement V to The End and the Beginning, UK: Open Book Publishers,  https://www.openbookpublishers.com/resources/End&BeginningOnlineSup5.pdf, Erişim tarihi: 5 Eylül 2017.
3. Lionel Gossman, Liebe Genossin: Hermynia Zur Mühlen: a Writer of Courage and Conviction, http://digital.library.upenn.edu/women/muhlen/gossman.html, Erişim tarihi: 5 Eylül 2017.







** Hermynia Zur Mühlen (2017), çev. Devrim Evci, Ankara: Dipnot Yayınları.EMEKÇİ ÇOCUKLARINA HİKÂYELER**

Henüz beş yaşında bile değilken babamın bana ve kardeşlerime gece uyumadan önce anlattığı masalları hatırlıyorum hayal meyal. Kırmızı Kıçlı Maymun… Babam bize bu akıllı mı akıllı, kurnaz mı kurnaz maymunun maceralarını anlatırdı. Babamın kendi zihin dünyasının ürünüydü bu maceralar. Tüm maceralarda ortak bir nokta vardı. Türlü vurdulu kırdılı çizgi romanların, filmlerin aksine Kırmızı Kıçlı Maymun hiç şiddete başvurmadan, salt zekâsıyla haksızlığa uğrayanın, ezilenin hakkını arar; adaletin yerine gelmesini sağlardı. Bir ortak nokta daha vardı bu maceralarda: Evet, sınıflar belirgin değildi bu masallarda fakat başkalarının hakkını yiyenler hep zenginlerdi.  Bu sayede solculaşmamın ilk tohumları daha pek küçükken atılmıştı içime. Bu tohum elbette bir ideoloji öğretisini benimsemek değildi fakat bundan daha da değerli bir şeyi vermişti babam bana: Sol ideolojinin, sol değerlerin özünden birer damla sunmuştu bana, çocuk yaşımın anlayabileceği bir dille. En zor koşullarda bile haksızlığa karşı çıkmak, haklının yanında yer almak. Ve haksızla hakkı yenenin ‘zenginler’le ezilenlerin dizildiği bir sahnede karşı karşıya olduğu gerçeği…

İşte beni böyle çocukluğuma götürdü 19. yüzyılın son yarısıyla 20. yüzyılın ilk yarısında yaşamış Avusturyalı sosyalist yazar ve çevirmen Hermynia Zur Mühlen tarafından kaleme alınmış Emekçi Çocuklara Hikâyeler kitabı. Kitabın ilk basımı 1922’de Masallar adıyla Berlin’de yapılmış; Türkçe basıma kaynak olan İngilizce versiyon ise, Fairy Tales for Workers’ Children, adıyla 1925’de Chicago’da basılmıştır.

Zur Mühlen’in masalları, çocuklara kendileri ‘sonsuza dek mutlu yaşarken’ diğer insanların nasıl yaşadıkları sorusuyla ilgilenilmeyen bir dünya sunan geleneksel masalların aksine, içinde yaşadıkları dünyayı sorgulatmayı ve onu nasıl ve ne yönde değiştirebileceklerine dair ipuçları sunmayı amaç ediniyor. Zur Mühlen’in masalları geleneksel masallardaki öğelerin bir kısmını koruyor. Doğaya ve özellikle hayvanlara konuşmak gibi insanlara özgü öğeler verilirken; fantastik öğeler gündelik hayata yerleştiriliyor. Örneğin, Neden masalında, masalın kahramanı olan çocuk bir ormanda bir orman perisi ile sohbet ediyor. Ancak geleneksel masallardaki tarih-dışı ortam/atmosfer Zur Mühlen’in Emekçi Çocuklara Hikâyeler kitabındaki masallarda yer almıyor. Aksine, alışılagelmiş masal biçiminde göre oldukça gerçekçi bir biçimde tasvir edilen Zur Mühlen’in masal mekânlarında toplumsal yaşamda karşılaşılan kölelik, dayak, aşağılama, yoksulluk gibi olumsuz öğelere yer vermekten kaçınılmıyor. Tersine, bu tür unsurlara yer verilerek içinde yaşanılan sistemin gerçekçi bir şekilde sunulması yoluyla okuyucuyu bilinçlendirme amacı güdülüyor. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, geleneksel masal biçimindeki gibi kahramanlar sabrederek fantastik/sihirli bir güç sayesinde bireysel kurtuluşlarına erişmiyorlar Zur Mühlen’in masallarında. Zur Mühlen bize, ne kendisini ezen kız kardeşi ve üvey annesinin eziyetleri karşısında sabırla çalışmaya devam edip sonunda bir perinin yardımıyla yakışıklı prensle evlenerek sonsuz dek mutlu yaşayan Kül Kedisi Cinderella’nın, ne de üvey annesinin kumpasından ancak bir prensin öpücüğüyle kurtulan Pamuk Prenses’in hikâyesini anlatıyor. Bu masallardaki gibi var olan toplumsal ilişkilerin olduğu gibi sürdürülmesinden yana değil çünkü Zur Mühlen. Aksine, masallarında kahramanların karşı karşıya kaldıkları eziyetlerin, bir talihsizlikten değil, mevcut toplumsal ilişkilerin doğasından kaynaklandığını anlatıyor. Ve çözümün isyan etmekte, üstelik yalnızca bireysel kurtuluş için değil, toplumsal bir kurtuluş için isyan etmekte olduğunu söylüyor. Evet, geleneksel masallarda da, Zur Mühlen’in masallarında da iyimser bir hava seziliyor. Ancak bu iyimserlik, kahramanların ‘sonsuza dek mutlu’ yaşayacakları bir bireysel cennetten kaynaklanmıyor Zur Mühlen’in masal dünyasında. İyimserlik, Zur Mühlen’in kalem oynattığı 20. Yüzyılın ilk yarısına özgü devrimci beklentilerden doğuyor. Ki Zur Mühlen’in kalemini bir nevi devrimci ajitasyon ve bilinçlendirme aracı olarak kullandığını söylersek abartmış olmayız. Bu gaye, kitaptaki karakterlerin tasvirine de yansıyor. Karakterler, kati bir antagonistik ilişki içinde siyah-beyaz olarak tasvir ediliyor. Bu noktada, Zur Mühlen’in geleneksel masal biçimiyle ortaklaştığını söyleyebiliriz. Ancak geleneksel masal biçiminden farklı olarak karakterlerin bocalamalarına ve dönüşümlerine yer veriliyor. Serçe masalında, masalın kahramanı minik Serçe okyanusları geçip sıcak memleketlere ulaşma amacında cesaretini yitirir gibi oluyor; sıcak memleketlere kavuştuğunda ise konformizme kapılıp ‘kardeşleri’ni bir süre unutsa da bu bocalamaları aşıp sonunda mücadelesine devam ediyor.

Görüldüğü gibi, Zur Mühlen’in kitabındaki esas kahramanlar çocuklar ve insan özellikleri verilmiş hayvanlar. Bu noktada çocukların Zur Mühlen’in masallarında özel bir önemi olduğundan bahsedebiliriz. Çocuklar, büyüklerin aksine doğaya yabancılaşmamış. Ancak çocuklar - ve çocukluğunu yitirmemiş vicdan ve adalet duygusuna sahip yetişkinler – Küçük Boz Köpek masalındaki küçük Benjamin ve köpeği arasındaki ilişkide, ya da Neden masalında küçük Paul ile orman perisi ve diğer hayvanlar arasındaki iletişimde olduğu gibi – hayvanlarla, bitkilerle ve doğa-üstü varlıklarla konuşabiliyor. Çocuklar ayrıca toplumun diğer fertleri ile de yabancılaşmış bir ilişkiden uzaklar. Toplumsal sorunlara karşı büyüklere göre çok daha uyanıklar. Çevreleri ile ilgililer. Ve etraflarında olan biteni sorgulama yetilerini kaybetmemişler. Yine Neden masalındaki gibi büyükler, “çalışırken o kadar çok yoruluyorlar ki; düşünmeye halleri kalmıyor”. Bu düşünce nedeniyle ki; Zur Mühlen henüz doğaya, insana ve topluma yabancılaşmaktan uzak olan Zur Mühlen, kitaptaki masallarda çocuklara toplumu bilinçlendirmede öncü bir rol veriyor. Neden masalında, kahramanımız Paul’a orman perisi yazgısında insanlara gerçekleri anlatmak olduğunu söylüyor. Veya Serçe masalındai kahramanımız Serçe’nin öyküsünü dinleyen küçük çocuk büyüdüğünde yoksul insanların “açlık çekip, soğukta kalınmayan o güzel ülkeye” gitmesini sağlamaya karar veriyor.

Zur Mühlen’in masallarındaki geleceğe dair bu iyimser umut, masallara romantik bir hava katıyor katmasına ama kimi zaman çocuk masalı dilinden uzaklaşmasına neden oluyor. Zur Mühlen çocuklarda var olduğuna inandığı zalimliğin karşısında dayanışma, yardımlaşma gibi ‘yoldaşça’ değerlerin tüm insanlık ailesine egemen olması arzusunu ifade etmek için kimi yerlerde masallarında aşırı romantik bir dil tuttururken, çocuklar için anlaşılır olmaktan uzaklaşabiliyor.

Bu eksiğine rağmen, Zur Mühlen’in yazınının, dönemin edebiyat çevreleri içinde oldukça etkili olduğunu, hatta geleceğin Alman sosyalist siyasi liderlerini de etkilemiş olduğunu söyleyebiliriz. Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin 1971’den Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989 yılına dek lideri olan Erich Honocker, anılarında Serçe masalının kendisine ne kadar tesir ettiğinden bahsetmektedir. Ancak zamanla, sosyalist masal yazını yeterince ‘gerçekçi’ olmağı gerekçesiyle sol kamuoyu ve sosyalist Almanya otoritelerinin gözünden düşmüştür. Bu durumdan Zur Mühlen de payını almış, yazarın ‘Halı Dokumacısı Ali’ kitabı yasaklanmıştır. Bu tür engellemere rağmen, Zur Mühlen, sosyalist masal yazını arasında önemli bir yer edinmiş; artıları ve eksileriyle beraber alternatif bir masal yazınının imkânları konusunda bize değerli bir deneyim kazandırmıştır.

Kaynaklar
1. Hermynia Zur Mühlen (2017), Emekçi Çocuklarına Hikâyeler, çev. Devrim Evci, Ankara: Dipnot Yayınları.
2. Lionel Gossman (2010), Online Supplement V to The End and the Beginning, UK: Open Book Publishers,  https://www.openbookpublishers.com/resources/End&BeginningOnlineSup5.pdf, Erişim tarihi: 5 Eylül 2017.
3. Lionel Gossman, Liebe Genossin: Hermynia Zur Mühlen: a Writer of Courage and Conviction, http://digital.library.upenn.edu/women/muhlen/gossman.html, Erişim tarihi: 5 Eylül 2017.






** Hermynia Zur Mühlen (2017), çev. Devrim Evci, Ankara: Dipnot Yayınları.

4 Haziran 2017 Pazar

renklerini kaybeden şehir

15.08.2016
İzmir

19.02.2017
Ankara



RENKLERİNİ KAYBEDEN ŞEHİR

Vakitlerden birinde, şehirlerin birinde Pal adında küçük bir çocuk yaşarmış. Çocuğun yanakları al al, gözleri ışık ışıkmış. Aslında bu şehrin kendisi rengârenkmiş. Yeşilli, morlu ağaçlar süslermiş sokakları. Parklarda turuncudan kırmızıya, çocuklar oynasın diye kaydıraklar, salıncaklar ve çeşit çeşit oyuncaklar bulunurmuş. Pal en çok parkları severmiş bu şehirde. Salıncaklarla göğe yükselir, kaydıraktan kayarken sevinç çığlıkları atarmış. Ama en çok da parktaki sokak köpekleriyle koşmaca oynamayı severmiş. Bu şehirde çocukların en iyi dostu sokak köpekleriymiş.

Gel zaman, git zaman, nereden çıktıkları bilinmez, yüzleri hiç gülmeyen adamlar gelmişler şehre.  Bu adamlar baştan aşağı kapkara giyiniyormuş. Yüzleri de kıyafetleri gibi karanlıkmış. Zamanla her yeri sarar olmuşlar. Tüm sokak başlarını, tüm meydanları; hatta parkları…  Pal en çok buna üzülüyormuş. Artık parklarda güneşten süzülen ışığı içine çekemiyor; köpekleri besleyemiyor, onlarla oynayamıyormuş. Bu adamlar sokak köpeklerine de düşmanmış çünkü. Eskiden, mahallenin çocuklarını toplayıp anne babası onu aramaya çıkana kadar eve gelmiyormuş. Ama şimdi bir pencereye hapsolmuş. Penceresinden de sadece gri evleri görebiliyormuş. Evlerin de renkleri şehre gelen bu adamlar gibi kasvetliymiş. Zaten bu adamlar geldiğinden beri her şey hızla renklerini yitiriyor; güzelim şehir siyaha ve griye boyanıyormuş. Herkesin teni, gözleri, kıyafetleri hızla soluyor; herkes aynı çirkin renklere bürünüyormuş.

Çocuklar hariç… Yalnız çocukların renkleri solmamış. Morlar, maviler, kırmızılar, yeşiller, sarılar… Çeşit çeşit renk… Renklerle hayır diyormuş çocuklar bu kasvete. Ama şehri renklendirmeye, büyüklerin yüreklerini ısıtmaya, onlara neşe olmaya güçleri yetmiyormuş. Şehri boğucu bir nem gibi bürüyen kasvet her geçen gün artıyor, çocukların dışında kimsenin yüzü gülmüyor, herkes birbirine nefretle bakıyormuş.

Bir sabah penceresinde bir kuş görmüş Pal. Kocaman, rengârenk bir kuşmuş bu! Pal çok heyecanlanmış.
“Günaydın” demiş kuşa.
Kuş cevap vermiş:
“Günaydın!”
“Ne kadar güzel renklerin var senin!”
Gerçekten de kuşun göz alıcı renkleri varmış. Gövdesi altın renginde, kanatları ise rengârenkmiş. Mavi, sarı, fuşya, mor… İnsanın içini sevinçle dolduruyormuş bu renkler.
 “Teşekkür ederim” demiş kuş, kanadıyla Pal’ı selamlayarak.
“ Geldiğine çok memnun oldum” demiş Pal. “Çok sıkılıyorum ben. Her şey kopkoyu, kimsenin yüzü gülmüyor. Parkları bile sevmiyorum artık.”
“Haklısın” diye onaylamış kuş. “Mutluluk bu şehri terk etmiş sanki”.                                                          
“Hâlbuki senin ne kadar canlı renklerin var. Neşelendiriyorsun beni. Ama sen de sıkılırsın burada benim gibi.” demiş Pal yüzünü eğerek.
“Belki ben yardım edebilirim sana!” demiş kuş.
“Gerçekten mi? Nasıl?” diye sormuş Pal sevinçle.
Kuş:
“Şimdi seninle bir gezintiye çıkacağız” deyip Pal üstüne binsin diye eğilmiş.
Kuşla Pal binaların, ağaçların, parkların, insanların üzerinden uçmuşlar; şehri seyre koyulmuşlar. Şehrin halini böyle daha açık gören Pal çok üzülmüş;
“Ah” demiş kuşa. “Herkes somurtuyor; kimsede neşe kalmamış. Sanki kara kış gelmiş şehre”.
Pal’ın üzülmesine dayanamayan kuş:
“Dur bakalım, üzülme” demiş. “Belki değişir tüm bunlar”.
“Ne yapabiliriz ki! diye sormuş Pal umutsuzlukla.
 “Şimdi sen benim kanatlarımdan bir tüy kopar bakalım ve aşağı at” demiş kuş.
Pal çok şaşırmış ama kuşun dediğini yapmış.
Tüy bir evin üstüne düşmüş. Birden tüm evler çeşit çeşit renge boyanmış. Kimisi pembe olmuş, kimisi yeşil, kimi de sarı...
Pal çok heyecanlanmış;
“Harika bir şey bu!” diye bir çığlık koparmış.

Kuş ve Pal sevinçle biraz daha uçmuşlar. Bir parkın üzerine geldiklerinde, kuş:
“Şimdi haydi bir tüy daha kopar ve aşağı bırak bakalım” demiş.
Pal heyecanla bir tüy daha koparmış. Tüy bir ağacın üstüne inmiş yavaşça. Tüy ağacın üstüne düşer düşmez, ağaçlar yeşilin her tonuna bürümüş; çeşit çeşit çiçek açmış; ıhlamurlar, bademler, kirazlar…
Pal çok sevinmiş:
“Çok teşekkür ederim sevgili kuş!”
“Daha bitmedi ki!” demiş kuş. Ve kanatlarını hızlıca açıp daha da havalanmış.

Biraz uçtuktan sonra kalabalık bir meydana gelmişler.
 “Şimdi” demiş kuş; “bir tüy kopar haydi ve yine aşağı at”.
Pal kuşun dediğini yapmış ve tüyü insanların üzerine doğru bırakmış.
Tüyün düşmesiyle beraber insanların renkleri ortaya çıkmış. Gözlerinin, saçlarının, tenlerinin rengi… Kiminin teni kumral, kiminin sarışın, kiminin ki esmer…  Mavi gözler, yeşil gözler, kestane gözler, zeytin karası gözler… Kızılın, sarının, kumralın,  siyahın her tonunda saçlar… Bununla da kalmamış; insanların üstleri başları da çeşit çeşit renge boyanmış. Griler, siyahlar kaybolmuş. İnsanların yüzleri gülmüş. Neşelenen insanlar birbirleriyle konuşmaya, sohbet etmeye başlamışlar.

Bu durumdan yalnız kapkara adamlar memnun olmamış. Bu renk cümbüşüne dayanamamışlar.  “Bu renkler bizim gözlerimizi kör edecek” diye konuşmuşlar aralarında. Şehri kaçarak terk etmişler.

Kuşla Pal’sa mutlu mutlu eve dönmüşler.
“Sevgili arkadaşım” demiş kuş Pal’a, “Artık bu şehirde dilediğin gibi gezebilir, parklarda istediğin gibi oynayabilirsin. Fakat şimdi ayrılma vakti”…
Pal’ın gözleri dolmuş;
“Gitmesen olmaz mı?” diye sormuş.
“Ben şehirlerde yaşayamam ki” diye yanıtlamış kuş. “Benim evim dağların ardıdır”.
 “Peki” demiş Pal çaresiz. “Uç git evine o zaman sevgili kuş!”.

Bu kuş, efsanevi Zümrüdüanka kuşuymuş. İyiliksever, kanatlarının dokunuşuyla kötülükleri def eden mucizevi kuş… İnsanları, ama en çok da yaşama sevincini kaybetmemiş çocukları seven Zümrüdüanka kuşu… Bir gün olur siz de onunla karşılaşırsanız Pal’dan selam söyleyin olur mu?


9 Nisan 2017 Pazar

herkesin akşamı

HERKESİN AKŞAMI
Herşey yalnızlıktan…
Durak kalabalık... İnsanlar evlerine yetişme telaşında... Hüseyin onu itekleyenlere karşı ne yapacağını bilememenin telaşında!
“İncelikler yüzünden... Hep incelikler yüzünden mi kaybeder insan! Ben de mi onlar gibi olayım yoksa? Yanımdakini, önümdekini itekleyip öne geçmeye çalışayım? Yapamam ki... Ben onlar gibi değilim ki... Sol kolum, sol kolum yok, hatırlayamadığım kadar uzun bir geçmişten beri...”
……………………………
“Hem ne olacak ki eve bir saat geç varsam? Bekleyenim mi var! Peki, burada, durakta itişenlerin hepsinin bi bekleyeni mi var ki; birbirlerinin önüne geçmeyi bu kadar arzuluyorlar? Bu... Bu başka bir şey olmalı... Bilmiyorum. Bu da diğerlerinin bildiği; benimse bilmediğim şeylerden biri olsa gerek…”
Hüseyin bu düşüncelere dalmışken otobüs geldi. Can hıraş kendini içeri attı. (Bunun için birkaç defa düşme tehlikesi geçirmedi değil!).  Şimdi insanlar bir nebze olsun nefes alabilmişler, ortalık bir dakikalığına olsun sakinleşebilmişti. Ama çok geçmeden sıra, para uzatma telaşına geldi. Yine itiş-kakış… Herkes ücretini bir an önce verip, tekrar sakinleşmek istiyordu. Ama bunun için savaşmak gerek! Hüseyin’inse savaşacak gücü yok.
Arkadan biri Hüseyin’i ittirdi. Düşecekti neredeyse. Yanındakine zor tutundu. Ters ters baktı adam. “Özür dilerim” dedi Hüseyin, “düşmemek için”... Sustu. Başını önüne eğdi. Tam bu sırada, otobüs fren yaptı. Hüseyin bu sefer önündekinin paltosundan tutunmak zorunda kaldı:
                “Yavaş; dikkat etsene biraz!”
                “Özür dilerim. Otobüs fren yapınca...” 
Hüseyin cümlesini tamamlayamadan, yaşlıca bir adam atıldı,
                “Arkadaşım, görmüyor musun, adam sakat! İdare etsene biraz!”
                “Evet, idare edeceğiz tabii ya. Hepimizin başına gelebilir!”, diye söze karıştı öteki.
                “Hepimiz  insanız di mi”
                “Aaa tamam, biz de insanız. Anladık. Uzatmayın. İyi ki iki laf ettik!”, diye çıkıştı Hüseyin’e kızan adam.
Hüseyin, araya girecek oldu:  “Önemli değil, tamam…” Ama homurdanmaların arasında sesi pek duyulmadı. Etrafına baktı… Deminden beri konuşanlar, hepsi zaten susmuşlardı. Onlar meselelerini aralarında halletmişlerdi….
Hüseyin, başı önünde tamamladı yolculuğu. Başı önünde sokaklardan geçti, eve giden dik yokuşu çıktı. Yokuştan mı, işten mi, otobüsten mi nedir, eve girdiğinde yorulmuştu. Kanepeye oturdu. Ellerini önünde kavuşturdu. Pencereye baktı:
“Çok bir şey istemiyorum. Bir kere, sadece bir kere, aynıyım işte, ben de sizin gibiyim diyeyim. Ama zaten tam da çok bir şey istemediğin zaman olmaz ya. Hayat olanca kuvvetiyle duvar olur; dikilir önüne. Oysa benim mucizem o kadar küçük ki… Öyle tastamam bir mutluluk değil; inanın ki bana değil. O alçakgönüllü mucizem için, Tanrıya, herkesin Tanrısına, ağaca,  camdan yansıyan güneş ışığına, kaç kere dua ettim! Bütün yüz kaslarımın samimiyetiyle dedim ki; “Hiçbir zaman her şeyin dört dörtlük olmasını beklemedim ben! Öyle tastamam, kocaman bir mutluluk istemiyorum”. Hep mütevazı oldum zaten. Küçük insanların, küçük mutlulukları… Bu kadar basitti hayat benim için. Küçük insan olmak, sıradan olmak utanılacak bir şey değildi!. Hatta hep aradığım, özlemle beklediğim, olmak istediğimdi. Çünkü diğerleri gibi olmaktı sıradan olmak. Ne bir eksik, ne bir fazla... Sizi uzaktan izlemek değil, sizden biri olmak istedim ben...”
Durdu; yorulmuştu. Düşünceleri ağır gelmişti ona. Çok hızlılardı. Çaresizliğini yüzüne çarpacak kadar hızlı...
Kapının zilinin çalmasıyla; çaresizliğine değil ama aklından geçenlere ara verdi. Bıkkınlıkla kapıya yürüdü.
                “Merhaba! Rahatsız etmedim umarım... Ustalar geldi mi?”
                 “Ustalar? Haa, geldiler. Hallettik biz o işi hafta sonu.”
                “Biz de memlekete gitmek zorunda kaldık. İlgilenemedik. Çok özür dileriz gerçekten. Ancak işte hafta sonuna ayarlayabildik ustaları. Bizim eve de baktılar, artık akıtmaz banyo. Sizin de başınızı ağrıtmayız artık!”
                “Yok, önemli değil, N’olcak.”
                “Olsun, olsun. Mahcup olduk size…”
 Hüseyin’in o ana kadar fark etmediği bir poşet uzattı kapıdaki kadın:
                “Bu da, memleketten işte. Size de getirelim dedik. O kadar sıkıntı verdik.”
                “Aaa! ... Çok, çok teşekkür ederim!”
                “Ne demek! Tekrar özür dileriz. İyi akşamlar!”
                “İnsan gülümseyerek de özür dileyebiliyormuş demek ki” diye geçirdi içinden Hüseyin. “Başını önüne eğmeden. Karşıdakinin yüzüne bakarak.”
Sonra kendine geldi, şaşkınlıkla,  “İyi akşamlar!” dedi. (Sanki gözlerinin içi mi gülüyordu o sıra!)  
Gülümsemesi geçmiyordu Hüseyin’in… İnsan olmaklığın gülümsemesiydi bu. Keyifle, mutluluk ağzına, gözlerine dolarak poşeti açtı. Kızılcık marmeladı… Çocukluğumun kokusu bu… Nerede olsa tanırım!
…………………………

Koku açık kapıdan uçtu, ağaçlara, evlerin içine kadar yayıldı, sonra bütün ezilmiş, itilip kakılmışların gücenmişliklerine, kırılmış kalplerine kondu… İnsan, insan gülümseyebilsinler diye…


özürlü kadrosu

ÖZÜRLÜ KADROSU
...
Dairenin kapısını yavaşça tıklattı:

                “Gel!”

                “Ben, yeni atandım buraya”, dedi ürkek bir ses.

                Bir yüz, önce Hüseyin’in olmayan kolunu süzdü... Sonra başını kaldırdı:

                “Ha! Şu özürlü kadrosundan…”

Hüseyin yutkundu; duyulur duyulmaz bir sesle;

                “Evet” dedi...

                “Tamam, bir alt kata in. Sol koridorda, en sondaki oda”,

                Eliyle Hüseyin’in olmayan kolunu işaret ediyordu:
               
                “Zaten senin durumun malum diye pek iş olmayan bir yere verdik seni. Rahat edersin… Bekir Bey n’apacağını gösterir sana”.

Hüseyin baktı... Karşıdaki çoktan bilgisayar ekranına dalıp gitmişti bile...

...

                “Sol koridorda, en sondaki oda...”

Kapıyı yavaşça tıklattı. Ses yok. Yine tıklattı. Bu sefer biraz daha sert. Gene ses yok. Bekledi... En sonunda tedirginlikle açtı kapıyı.. Odada kimse yok… İki masa... Biri duvar kenarında, arkasında eski bir koltuk… Köşede metal bir dolap… Alabildiğine gri... Diğeri pencere kenarında… Büyük, geeeniş; arkasında siyah deri koltuk.  Afilli bir müdür takımı, altın rengi, pirinçten...

Hüseyin’in gözleri masadaki takvime takıldı bir an... Saatli maarif takvimi...  Namaz saatleri, günlük yemek listesi, bugün doğan çocuklar için kız, erkek isimleri...

“Bizim evde de vardı bunlardan!” Gülümsedi, “Hangi evde yoktu ki!”

Yavaşça takvim yapraklarını karıştırmaya başladı…  8 Kasım… Kız için Zeynep, erkek için Hüseyin... Bir kahkaha attı: “Sonunda birileri hatırlamış beni” dedi; dışından…
...
Kapı tokmağının çevrilişi... Hüseyin irkildi birden… Karşısında ona “Kimsin,” der gibi dik dik bakan bir yüz; önce olmayan koluna, sonra Hüseyin’in kendisine...

                “Ben, yeni atandım buraya.”

                “Haa, tamam! Şu özürlü kadrosundan...”

Hüseyin yutkundu. Duyulur duyulmaz bir sesle,

                “Evet”, dedi; “evet”...

“ Osman Bey mi gönderdi seni?”

……..

“Müdür beyi diyorum ya!”

Hüseyin’in sararmış yüzüne birkaç saniye bakıp cevap vermesini beklemeden devam etti:

“Şu soldaki masa senin. Geç, otur… Masa başı işi verdik sana. Pek bir şey yapmayacaksın. Fazla gelen giden olmaz zaten buraya. Birkaç evrağa, mevrağa damga basacaksın; o kadar. Evrak dosyası şu köşedeki dolapta. Ha, evrakları almakta, çıkarmakta falan zorlanırsın ya da iş yoğun olur; kaygılanma. Yardımcı oluruz biz sana… “

Duvarlar beyaz…  Hüseyin’in yüzü bembeyaz… Bekir Bey’in dudaklarında bir gülümseme:

                “Hadi gene iyisin, bir önceki amirler, şefler falan öyle pek halden anlamazlardı… İki ay önce başka yere atandılar.”

                Bir kahkaha takip etti gülümsemeyi:

                “Demek senin şansına tayin olmuşlar!”

                Hüseyin yutkundu… Teşekkür etmesini mi bekliyorlar! Ya da, hiçbir şey beklemiyorlar…

                “Valla gene şanslısın, Allahtan sol kolun yok. Gene iyi! Şükret valla! İyi bir yere de düştün! Burada herkes idare eder seni… Merak etme…”

Boğulacak gibi oldu Hüseyin. Nefes alabilmek için midir nedir, yoksa o esnada gözüne bir parça kış güneşi vurduğundan mı; itiraz edecek oldu bir an: “İdare etmeyin ki beni. Ben fazla bir şey istemiyorum! Hakkım neyse o yani...”

Böyle mi kurardı cümleyi Hüseyin, bilinmez…  Ama sustu… Başını önüne eğdi, olmayan koluna baktı… Şükretmedi, yutkundu, sadece yutkundu…   


Karşıdaki ise, çoktan önündeki işe dalmıştı…